Baharın mis kokusu ve kuş cıvıltıları eşliğinde markete gittiğim, huzurlu bir pazar sabahıydı. Oldum olası kalabalıkları sevmediğim için ortalık henüz hareketlenmeden tatil günleri alışveriş yaparım. Her yer sessiz sakin, insanlar hafta sonu dinlencesinde. Markette alışveriş arabaları yolumu kesmeden, sakin ve tenha reyonlarda dolaşmak; acele etmeden, tek tek sebze ve meyve seçmek en iyisidir. Hele sabahın o erken saatlerinde, egzoz dumanına bulanmamış trafiksiz sokaklarda pazar arabamı çekiştire çekiştire eve dönmek tarifsizdir. Geçtiğim çocuk parklarında kuşların melodisi eşliğinde mola vererek, sabah çiği ile ıslak topraklara temas etmek.
Can fışkıran yeşil örtünün ipek halı hissi uyandıran yumuşaklığına basmak, vücudumda biriken elektriği toprağa nakledip deşarj olmak ne iyi gelir. Çoğu kişi evinde istirahat ederken, ben bu fırsatları değerlendiririm. Etrafta meraklı gözlerin az olması da cabası...
Özellikle bahar dallarının pıtırcıklara gebe olduğu, nisan yağmurlarının ara sıra mola verdiği zamanlarda. İnsanı ne yakıp kavuran ne de donduran o kararsız mevsim geçişlerini çok severim. O sabah da güneşi daha çok hissetmek için evden çıktım. Baharın aromatik kokusunu sindire sindire yürümeye başladım. Hem spor hem alışveriş niyetine, biraz daha uzaktaki markete gitmeyi tercih ettim. Binaların gölgesinin düştüğü ara sokaklardan birinde ilerlerken, burnuma vuran o yoğun yumurtalı ekmek kokusu beni benden aldı adeta. Nasıl oldu bilmem. Kendimi elli yıl öncesinin o özenli pazar kahvaltısı sofrasında buluverdim. Annem, babam ve kardeşlerimle hepimiz bir aradaydık. Televizyonun karşısında pazar klasiği "Walt Disney" filmlerini izlerken yaptığımız keyifli kahvaltıların neşesi yeniden etrafımı sardı. Paralel evrene açılan bir portal ya da zaman makinesine mi denk gelmiştim.Durumu anlamlandırmaya çalışırken, arkamdan çalan keskin bir korna sesiyle irkilip günümüze döndüm. Keşke zihnimdeki o ziyarette, ebeveynlerimin hayatta olduğu o sofrada onlara kendilerini ne kadar çok sevdiğimi ve özlediğimi söyleyebilme fırsatım olsaydı...
İnsanın koku hafızası, bilincimizin asıl zaman makinesi olabilir mi? Yaşadığım an o kadar gerçekçiydi ki, sanki elimi uzatsam buram buram kokan yumurtalı ekmeği tabağımdan alabilecektim. Annemin ellerini öpüp, "Eline sağlık anneciğim," diyebilmeyi ne çok isterdim. İçim acıdı... Ne güzel, ne huzurlu bir aile yaşantımız varmış. Bir koku insanı nasıl da özlemlere gark ediyor; burnumun direği sızladı resmen. Oysa evden çıkarken zihnimde tatil günü kimsesiz parklarda toprağının yaydığı o ıtırlı kokuyu duyumsamak vardı. Ama şu an çocukluğumda bol gelincikli tarlalardan papatya, karahindiba, mine çiçekleri toplayıp taç yaptığımız günleri hatırlıyorum. Hiç alakası yokken o meşhur 87 kışının yoğun kar kokusuyla ,etrafı turuncuya boyayan gökyüzü gözümde canlandı. Pide kuyrukları, kalabalık ramazan sofraları. Ege de yaz tatillerimiz. Kolluklarım ve paletlerimle kıyıya paralel yüzdüğüm günleri görüyorum. Kalabalık aile piknikleri, İlk bisikletimle attığım sabah turları... Daha neler neler. Sanki bir zaman sarmalına girdim; beynimin içindeki o kilitli kasanın kapısı kırıldı da, bütün "küflü" anılar rahat bir nefes almak için taşarak gün yüzüne çıktı. Bir "yumurtalı ekmek" kokusuyla elli yılı bir saniyede aşmak, sel misali mazinin kısa gösterimine dalmak, hafızanın bize sunduğu en büyük mucize sanırım. Tek farkla; geride bıraktığı o etki gerçekten çok yıkıcı olabiliyor.




Tartışma
Yorumlar
Yoruma katılın
Yorum yazmak için hesabınıza giriş yapın veya yeni bir hesap oluşturun.
İlk yorum için alan hazır
Bu yazı hakkındaki ilk düşünceli yorumu siz yazabilirsiniz.