YazYorum
Öykü25 Haz 2026

Yaşayan Parmak Kaldırsın!

Kars Bacalı Köyü ile ilgili bir yazı okuduğumda çok etkilenmiştim. Susuzluktan köy yarı yarıya boşalmıştı. Farkındalık yaratmak için bu hikayemi sizin ile paylaşmak istedim.

Pınar Cebeci|25 Haziran 2026|5 dk okuma
100 görüntülenme|1 yorum

Yaşayan Parmak Kaldırsın!

Yazı İşleri müdürüm, ’kadınların çalışmaları ve toplumdaki yeri ‘röportajını yapmam için beni Kars’a göndermek istediğini söylediğinde çok mutlu olmuştum. Annemden oraların çok güzel olduğunu duymuştum. ‘’Peynirleri, balı nefistir, gittiğinde mutlaka al’’ demişti. Geceden bavulumu hazırlamıştım. Ertesi gün gitmek için trene bindiğimde beni bu kadar güzel manzaraların beklediğini tahmin edememiştim. Yaklaşık otuz saatlik bir yolculuğun ardından Bacalı köyüne ulaştım. Oranın muhtarı Salih bey karşıladı büyük bir sevinçle. ‘’Köyümüze hoş geldiniz Pelin hanım. Yol yorgunusunuzdur şimdi, karım sofrayı hazırladı bizi bekliyor.’’

‘’Zahmet etmeseydiniz, iyiyim ben.’’

‘’O kadar yok çekmişsiniz, buralara gelmişsiniz, mümkün değil başka türlüsü’’ deyip, elimden bavulumu da alıp başladık yürümeye.

‘’Muhtarım, köy çok sakin görünüyor. Çocuklar nerede, okulda mı?’’

‘’Ne okulu Pelin hanım?’’

‘’Sizin köyde okul yok da başka bir köye mi gidiyorlar yoksa?’’

‘’Yooo, köyde çocuk yok.’’

Çocuksuz köy olur mu diye düşünürken, üç yaşlı teyze bir de yaşlı amcanın kapı ağzında beklediği evin önüne gelince kafam iyice karışmıştı. İçeri buyur ettiler sevgiyle. Yerde bir sofa üzerinde de Allah ne verdiyse. Önce ellerimi yıkamak istediğimi söyleyince, birbirlerine baktıklarını gördüm. Sonra isminin Hazal olduğunu öğrendiğim teyze bir ibrikle yanıma geldi. Sandık kokulu işlemeli beyaz havlu da omzunda duruyordu. İncecik akan su ile ellerimi yıkayıp, havluya ellerimi sildim. Evin içi sıcak, tuvaletin olduğu yer ise buz gibiydi. İçim titredi istemsiz. ‘’Üşüdün mü yavrum? Sobalı olunca ancak …’’

‘’Yok ‘’diye kem küm ettim. Sofraya oturduk. O kadar acıkmışım ki sahanda yumurtaya elimdeki köy ekmeği ile dalmıştım. ‘’Oh ye yavrum ye. Afiyet bal olsun’’ Sıcacık çaydan da bir iki yudum içince kendime gelmeye başlamıştım. O zaman fark ettim karşımda oturan beş kişinin bana niye geldin der gibi baktığını.

‘’Sofranızın bereketi bol olsun. Yakın zamanda bu kadar keyifli bir kahvaltı yapmamıştım’’ Hep bir ağızdan afiyet olsun dediler.

‘’Salih bey, sizin ile telefonda görüşmüştük. Bir röportaj için geldim buraya. Köyünüzün kadınları ile görüşüp düşüncelerini almak istiyordum.’’ İsmim Pelin, bir gazetede muhabir olarak çalışıyorum. Sizin ile de çalışmalarınızdan ve bu çalışmalarınızın topluma etkisinden bahsedeceğim izniniz olursa. Kadınlar birbirlerine baktılar ve uzun zamandır gülmemiş gibi bastılar kahkahayı.

‘’Kızım sen doğru yere geldiğinden emin misin? Bizi unuttular sanmıştık, sen gelince hatırlandığımızı sandık. Ama sen de konuşmak için gelmişsin ya buralara.’’

 ‘’Anlamadım’’

‘’Yavrum köyde aha bu kadarız. Beş kişi. Geçen ay gelsen Huriye’nin kocası da vardı. Rahmetli oldu.’’

 ‘’Beş kişi mi? Koca köyde sadece beş kişi mi?’’

Fatma teyze sözü aldı. ’’Bak güzel kızım yetmiş sene önce kırk haneli şu karşıda gördüğün eve gelin gelmiştim. O zamanlar çocuğum tabi. Hanenin bütün işleri bende. Anneler, babalar, kardeşler hepsi bir arada. Sonra bizim çocuklarımız oldu. Ev cümbüş yeri. Sabahları hayvan otlatıyoruz. Şakır şakır akan deremiz var, meyvelerimiz, sebzelerimiz. Yani ektiklerimiz bize yetiyor, gül gibi geçinip gidiyoruz. Zaman geçtikçe ilçenin kanalizasyonunu dereye vermeye başladılar. Düşünebiliyor musun kızım, su içtiğimiz deremizde pislikler yüzüyor tövbe estağfurullah. Fatma teyze derin bir nefes alıp verdi. Su candır, hayattır dedik karşı çıktık, dinleyen olmadı. Dere zamanla kurudu, kabusumuz başladı. Suyun yokluğunda, meyve sebze yetişmez oldu. Hayvanlarımızın çoğunu mundar etmemek için kesip yemek zorunda kaldık. Çocuklarımız, kendi çocuklarının hayatlarını kurtarabilmek için büyük şehirlere göç ettiler. Yaşlılarımız Hakkın rahmetine kavuştu. Bize de gelin, orada artık yaşam yok dediler de biz sığıntı olmak istemedik. Burada beş kişi köyü mü dersin yoksa ölümümü bekliyoruz işte.’’  Aklıma ‘Susuz Yaz ‘filmi gelmişti. Sinemada seyretmiştik. Şimdi ise gerçeğini yaşıyorduk. Ne diyordu filmde ‘’ Kel ettiniz koca memleketi, kel! Yemyeşil dağları donsuz gömleksiz bıraktınız! Çırılçıplak bıraktınız! Rezil ettiniz!” ‘’Kız Fatma ne güzel konuştun sen öyle’’ deyip bana döndü Hazal teyze.’’ Pelin kızım, sen şimdi beş kişinin muhtarı mı olur diye düşünürsün. Düşünme. Elli yıldır böyle. Arada biz niyetleniyoruz ama mahsustan’’ deyip kikirdeşti. Sözü muhtar aldı arkasından.‘’ Ya kızım bakma sen bizim böyle gülüştüğümüze. Yoksa ödümüz kopuyor birimize bir şey olacak diye. Ölüm kurtuluş da hastalık fena. Her sabah yoklama yapıyorum. Bazen de şaka olsun diye 'Yaşayan parmak kaldırsın!' diyorum. Beş el havaya kalkınca içim rahatlıyor."

İki gün misafirleri oldum. Dertleştik, gülüştük. Anadolu insanı işte, en güzel yataklarında yatırdılar, en güzel yiyeceklerini paylaştılar. İlk gün muhtar Salih Bey köyü gezdirdi bana. Kapıları kilitli evlerin önünden geçtik. Bazılarının pencereleri kırılmış, bazılarının damı çökmüştü. Bir evin bahçesinde paslanmış bir salıncak rüzgârla hafifçe sallanıyordu. "Bu evde altı çocuk büyüdü," dedi Salih Bey. "Şimdi senede bir kez ancak gelirler." Biraz ileride tek katlı, beyaz badanalı bir bina gördüm. "Okul mu bu?" Muhtar başını salladı. Kapısındaki paslı kilit neredeyse duvarın bir parçası olmuştu. Camlardan içeri baktım. Tahtanın üzerinde silinmeye yüz tutmuş harfler hâlâ seçiliyordu. Bir köşede devrilmiş küçük bir sıra duruyordu. Çocuk sesleri çekilip gitmiş, geriye yalnızca sessizlik kalmıştı. Ertesi gün Fatma teyze beni mezarlığa götürdü. Köyün yamacındaki küçük mezarlıkta durup tek tek isimleri gösterdi. "Şu benim kocam. Şu Hazal'ın annesi. Şu da Huriye'nin rahmetlisi." Konuşurken sesi titremiyor, elleri mezar taşlarında sevgiyle dolaşıyordu. Dönüş yolunda kurumuş dere yatağının yanından geçtik. Taşların arasından su yerine yabani otlar çıkmıştı. Fatma teyze eğilip yerden yuvarlak bir çakıl taşı aldı. "Biz çocukken burada yüzerdik," dedi buruk bir gülümsemeyle. Gözlerimi kapatınca derenin şırıltısını duyar gibi oldum. Gözlerimi açınca önümde yalnızca çatlamış toprak vardı. ‘’Bak dedi bu da Zeytin’’ Karşımda çok sevimli bir eşek duruyordu. ‘’Binmek ister misin?’’ dedi. ‘’Hem de nasıl,’’ diyerek eşek üzerinde köyü dolaştım. Bir şaşkın tavşan gördüm bir de erken öten horozu. Kurumuş topraklara dokundum da, kurumuş vicdanlara nasıl dokunacaktım. Bütün mesele buydu. Dönüş vakti, birbirinden tatlı beş yaşlı, arkamdan el sallıyordu.

Trene bindiğimde patronu aradım, röportajın konusunu değiştirdiğimi söyledim, biraz bağırdı. Önemsemedim. Notlarımı çıkardım, başladım yazmaya. Ama aklımda hala ‘tez zamanda gidip dönesin’ diye arkamdan dökülen bir bardak su vardı.

 

Pınar CEBECİ

Tartışma

Yorumlar

1 yorum

Yoruma katılın

Yorum yazmak için hesabınıza giriş yapın veya yeni bir hesap oluşturun.

Devam et

Benzer yazılar

Öykü24 Haz 2026

Artisan

Bazen insan başka bir ülkeye taşınır ama çocukluğunu yanında götürür. Bu öykü, aidiyet, sınıf, emek ve kendini yeniden kurma mücadelesinin izini sürüyor.

Emine Demir·7 dk·5·121
Öykü22 Haz 2026

Fırtınadaki Tüy

Taşranın sert, baskıcı ve şiddete meyilli hiyerarşisinde büyüyen küçük bir çocuk haksızlıklara tanık olur. Kalabalığın içindeki yalnızlığını anlatıyor.

Yuzika·4 dk·6·591