İnsan, diğer canlıların aksine yaşam denilen bu serüvene müdahale edebilecek tek varlıktır. Çünkü irade, akletme, tercih edebilme yetisi gibi kavramlar ile donatılmış olup dahasını bünyesinde barındırmaktadır. Bu gibi özelliklerinin yanı sıra, yaratılmış olan tüm varlıkların, bir nevi insanoğluna hizmet etmesini de sağlayabilmektedir. Bu gücü elinde bulunduran insanın önünde iki seçenek bulunmaktadır; Yeryüzünün imarı ve ıslahı için mücadele etmek ya da yeryüzünü fesada boğmak. Ve ne hazindir ki insanoğlu topyekun bir şekilde ikinci seçenek için mücadele etmektedir. Peki bu tercih "Kendi evini yıkan bir mimarın körlüğü müdür, yoksa emanete hıyanetin getirdiği bir ağırlık mıdır?
Yeryüzü, dün olduğu gibi bugün de savaşlara, yıkımlara, katliamlara, adaletsizliklere şahitlik etmektedir. İkinci seçeneği kendine görev addeden insanoğlu modernite makyajının altında bugün de barbar bir şekilde yeryüzünü fesada boğmaktadır. Dünya coğrafyasının büyük bir bölümünde hanelerden feryatlar yükselmektedir. Ve bu feryatların, yıkımların susması için dışsal bir tepkiden öte ilk olarak içsel bir yolculuğa çıkabilmeli insan. Yeryüzündeki yıkımlar kadar, modern insanın doğadan kopuşu, samimiyetin yapaylığa kendini bırakması, ben merkezciliğin altındaki bencillik, empati, sanat, saygı ve sevgi gibi kavramların yitirilmesi de fesada uğramak değil midir? İnsan neden elindeki o büyük güç olan teknolojiyi, bilgiyi ve imkanları, dünyayı güzelleştirmek yerine kendi hırslarına kurban ettiğini kendine sorabilmeli. "İnsanoğlu neden inşa etmek yerine yıkmayı seçiyor?".
Peki imar ve ıslah etmek ne demektir? Gökyüzünün o ferahlatan rengini, etrafındaki gökdelenlerin yüksekliklerinden göremeyen insan, aslında imar görevini bu şekilde ifa etmiyor muydu? Aslında insanoğlu bu şekilde yeryüzünü imar! etmeye çalışırken kendini de imha etmektedir. Oysa ıslah ve imar etmek; gökyüzünü değiştirmekten ziyade, kendi içimizdeki o tozlanmış aynayı silmekle başlar. Yeryüzünün imarı, betonların yükselmesi değil, yıkılan gönül köprülerinin yeniden kurulması, unutulmaya yüz tutmuş bir vefanın tozunun alınması gibi duygulardan geçer. Bir yetim başı okşamanın, bir çocuk sevindirmenin, bir özgürlük bestesi yapabilmenin, yıkık duvarlara neşeli bir yüz çizebilmenin arayışında olmalı insan. Sanatı ve estetiğin kiracısı olmaya talip olduğu anda, aslında bu kavramların gerçek ev sahibinin kendisi olduğunu hatırlayacaktır.
Nihayetinde beşer olarak doğmak bir başlangıç, insan kalabilmek ise ömürlük bir tercihtir. Yeryüzü her sabah, imar edenlerle fesada boğanların sessiz savaşına uyanır. Bu savaşın galibi, elindeki teknolojik güçle dünyayı dize getirenler değil, kalbindeki merhametle bir gönül ayağa kaldırabilenler olacaktır. Şayet modernite makyajının altındaki o barbar ruhu dizginleyebilir, sanatı ve estetiği ruhumuza tekrar misafir edebilirsek, işte o zaman emanete hıyanet etmeyen o mahir mimara dönüşebiliriz. Unutmamalı ki; yeryüzü betonla değil, insan kalmakta direnenlerin onurlu adımlarıyla ayakta durmaktadır. Ve asıl mesele, bu keşmekeşin ortasında her şeye rağmen "insan" kalabilme cesaretini gösterebilmektedir.





Tartışma
Yorumlar
Yoruma katılın
Yorum yazmak için hesabınıza giriş yapın veya yeni bir hesap oluşturun.
İlk yorum için alan hazır
Bu yazı hakkındaki ilk düşünceli yorumu siz yazabilirsiniz.