Nakışlı Mendil
Yüzevler'in üç ile on beş yaş arası çocuklarının oluşturduğu bayram alayı, namaz sonrası hızla kahvaltı yapıp sokağın başındaki direğin yanında toplanırdı. El öpme planı büyük bir özenle yapılırdı.
Kimi poşetini, kimi küçük çantasını çoktan açmış olur; verilecek ikramın şeker mi, çikolata mı yoksa harçlık mı olacağını merakla beklerdi. Aralarda yükselen heyecanlı sesler ise sürekli duyulan "Şişşttt, şişşşt!" uyarılarıyla bastırılmaya çalışılırdı.
Lokomotif gibi dizilmiş, çoğundan hanımeli kokusu yükselen minik evlerin zilleri sırayla çalmaya başlardı. Hoplaya zıplaya eller öpülür, hasılat toplanır; karşı sokağa geçmeden önce direğin altında oturulup nevale kontrolü yapılırdı.
Şayet arkadan gelen başka bir alay varsa ona da kısa bir hâl raporu verilir, ardından karşı sokağın elleri öpülmeye başlanırdı.
Karşı sokağın ilk evinin arka bahçesi sanki gizli bir cennetti. Kimsede olmayan, kokusu tüm sokağı saran güllerle, türlü çiçeklerle donanmış bir bahçe... Müzeyyen Teyze ile Ali Amca'nın bahçesi.
Hem çocukları yoktu hem de çok çocukları vardı. Tüm mahalledeki çocuklar onlarındı.
Müzeyyen Teyze...
Grinin beyaza yakın tonu saçları, yumuşak pamuk elleri, sadece onun tenine has kokan tütün kolonyası ile karşılardı bizi bayram sabahları.
Hepimiz için ayrı ayrı nakış desenleri işlediği mendilleri, içine para ve şeker koyarak her bayram özenle hazırlamış olurdu.
Sadece bizim değil, aşağı mahallenin çocukları için de bayramın en keyifle öpülen eli Müzeyyen Teyze'ninkiydi.
O sabah hepimiz birbirimize mendil nakışlarımızı gösterip yarıştırırken yabancı bir ses:
"Ben de bakabilir miyim?" dedi.
İlk defa gördüğümüz, koyu kahverengi hafif dalgalı saçlı, on üç yaşlarında bir kızdı seslenen. Daha önce mahallede onu hiç görmemiştik.
"Müzeyyen Teyze'nin elini öpersen sana da verir hemen. Hızlı ol, kalmayabilir," dedi Ayşe.
"— Hangi ev?"
"— Tam köşedeki ev."
Koşar adımlarla eve gitti. Birkaç dakika sonra ağzı kulaklarına kadar açık, elindeki mendili göstere göstere geri geldi yanımıza.
Bizim mahalleden olmadığı her hâlinden belliydi. Muhtemelen mahalledeki birilerinin bayram misafiriydi.
Yeşilçam filmlerinden çıkmış gibi bir ses tonu vardı. Daha on dakika önce varlığından haberimiz olmayan kız, sanki yıllardır bizim mahallede yaşıyormuş gibi davranıyordu. Bir anda yanımıza sokuldu, sonra biraz daha yaklaştı; derken kendini bayram alayının tam ortasına yerleştirdi.
"— Kime geldin?"
"— Çıkmaz sokağın başındaki ilk ev. Firdevs benim teyzem. Ona geldik."
Sorular arka arkaya gelmeye devam etti tabii. Mahalleye yeni düşmüş birini bulmuşken kimsenin susmaya niyeti yoktu.
"— Adın ne?"
"— Cansu."
"— Kaçıncı sınıfa gidiyorsun?"
"— Orta bire geçeceğim."
"— Nerede oturuyorsun?"
"— Eskipazar'da."
"— Kaç gün kalacaksın?"
"— Bilmiyorum."
"— Nasıl bilmiyorsun?"
"— Annemle babam bilir."
"— Kardeşin var mı?"
"— Bir abim var."
"— Firdevs Teyze'nin neyi oluyorsun?"
"— Yeğeniyim ya," dedi gülerek.
O gece onu düşünürken uyuyakalmışım.
Bayram boyunca hiç ayrılmadık. Sabah bayram alayıyla başlayan arkadaşlığımız, akşam hava kararıncaya kadar sürdü.
Bayramın bitmesiyle o büyük alay da dağılıp kayboldu. Saat artık hepimiz için oyun demiyordu. Mahalle yeniden kendi telaşına dönmüş, çocuklar da kendi günlerinin peşine düşmüştü.
O gün, akşam güneşi batmak üzereyken Firdevs Teyze'yi, iki elinde pazar çantalarıyla çarşının sokaklarının birleştiği köşede dolmuştan inerken gördüm.
Koşa koşa yanına gittim.
Firdevs Teyze'yi hiç o kadar yorgun, hiç o kadar üzgün görmemiştim.
"Firdevs Teyze, Cansular gitti mi?" diye sordum.
"Birkaç gün sonra gelirler," dedi.
Yüzüme öyle bir baktı ki... Sonra elini uzatıp saçlarımı okşadı.
Sesi de başkaydı bugün.
Bugün gelir, yarın gelir diye bekledik.
Ama Cansu gelmedi.
Mahallenin bütün fısıltılarını duyan biz çocuklardan bir şey saklamak pek kolay değildi.
Günler sonra öğrenmiştik. Cansu Ankara'ya gitmişti. Oradaki büyük hastanede tedavi görecekti. Hastalığının çok ama çok ciddi olduğunu söylüyorlardı.
Ne olduğunu tam bilmiyorduk. Büyüklerin konuşmalarından kulağımıza düşen kelimeleri de tam anlayamıyorduk. Ama bir şeylerin yolunda gitmediğini anlayacak kadar büyümüştük.
Bir ayı tam bir gün geçmişti.
Büyüklerin "Susun, duyamıyorum," diyerek kulak kesildikleri sela zamanıydı. Mahalle bir anda sessizleşti. Sonra caminin hoparlöründen bir anons duyuldu:
"Dikkat... Dikkat...
Eskipazar ilçesi sakinlerinden Ahmet ve Zeynep'in kızları, Firdevs Teyze'nin yeğeni Cansu'nun cenazesi yarın öğle namazını müteakip Eskipazar Mezarlığı'nda defnedilecektir.
Merhumeye Allah'tan rahmet, yakınlarına sabır ve başsağlığı dileriz."
O pamuk elli Müzeyyen Teyzemin çıkmaz sokağa doğru koşuşunu hiç unutmayacağım.
Her bayram Cansu'yu da andık.
Müzeyyen Teyze'nin nakışlı mendillerinde o yıldan sonra hep bir "C" harfi vardı.
Kimse nedenini sormadı.
Biz hepimiz biliyorduk.




Tartışma
Yorumlar
Yoruma katılın
Yorum yazmak için hesabınıza giriş yapın veya yeni bir hesap oluşturun.
İlk yorum için alan hazır
Bu yazı hakkındaki ilk düşünceli yorumu siz yazabilirsiniz.