Gözlerimi ufka, o kurşuni renge boyanmış dalgalara diktiğimde duyduğum tek şey şehrin o sağır edici uğultusu. Martılar tepemde, koca bir enkazın üzerinde nöbet tutarken, ben kulaklarımın paslanmış sessizliğinde bu devasa şakayı izliyorum. Öyle acımasız bir şaka ki bu, sokağın bir yanından yeni doğanların ilk çığlıkları yükselirken, dar bir asfaltın hemen karşısındaki topraklarda ağıtlar toprağa karışıyor. Hayat ve ölüm, birbirine komşu iki bina gibi yüz yüze bakıyor. Bense bu iki ucun tam ortasında, sıfırla bir arasında sıkışmış, teni buz kesmiş bir misafirim. Saçlarım karanlık, ruhum bu coğrafyanın sahte telaşına inatla yabancı.
Bazen kendimi nefes alan, adımlar atan ama ruhu kaskatı kesilmiş, zihni uyuşturulmuş bir gölge gibi hissediyorum. Yaşıyorum, evet, ama içeride bir şeyler çoktan o buz gibi sedye demirlerine temas etmiş. Oysa acı çekmekten değil, hayat denilen bu devasa saçmalığa katlanmaktan uyuştu uzuvlarım. Etrafımdaki herkes maskelerini takmış, usta birer oyuncu gibi sahnede süzülürken, ben bu marifet dedikleri riyakârlığı başından beri reddettim. Elimdeki tek sermayem, artık yaşarmayı unutmuş bir çift göz ve göğsümde özenle büyüttüğüm o keskin öfke. İnsanlara o sahte, plastik umutlarını geri verip, kendi karanlığımı bir zırh gibi kuşandım. Yalnızlık benim savaş ganimetim; o kuytuyu kendi ellerimle, tırnaklarımı kanatarak kazdım ve artık kimsenin dokunmasına izin vermem.
Cebimde derisi soyulmuş bir defter taşıyorum; gün ışığına küsmüş, sayfaları asla buruşmayan bir sırdaş. İğne deliği kadar bir ışığın düştüğü nemli köşelerde, kâğıtlara ve soğuk duvarlara sadece kendi bildiğim o dilsiz alfabeyle notlar düşüyorum. Noktalar ve çizgiler… İnsanların baktığında anlamsız karalamalar sandığı, hastalık sanıp teşhis koymaya kalktığı bu işaretler, aslında pusulasız bir gerçeğin ta kendisi. Ben bu absürt tiyatronun sadece izleyicisi değilim, onun bizzat enstrümanıyım. Karbonhidrat, tütün ve bitmek bilmeyen tekrarlardan ibaret bu döngünün içinde, her şeyin günün sonunda bir kül yığınına döneceğini bile bile yürüyen o sessiz mekanizma benim.
Özgürlük denilen şey, etrafını saran kapkaranlık bir tünelde delice esen o ilk rüzgâra doğru, çarpma pahasına koşmaktan başka bir şey değil. Çünkü insan nasıl yaşamışsa, o sedyeye uzandığında da tam olarak öyle gidiyor. Şarka bakmadan, garbı tanımadan, sadece cebinde sakladığı kırık dökük anılar ve boğazındaki kör düğümle... Sabaha karşı beş buçukta, o florasanın altındaki son sessizliğe doğru, dimdik ve yapayalnız.





Tartışma
Yorumlar
Yoruma katılın
Yorum yazmak için hesabınıza giriş yapın veya yeni bir hesap oluşturun.
İlk yorum için alan hazır
Bu yazı hakkındaki ilk düşünceli yorumu siz yazabilirsiniz.