YazYorum
Deneme24 Ağu 2026

İçselleştirilmiş Çelişki

Zonguldak’taki çıplak nefret ile Ergani’deki o yaralı vicdan refakati, birbirine zıt iki ayrı kutup değil, aynı çarkın dişlileridir. Biri sistemin fiziksel ve dışlayıcı şiddetini kuşanırken, diğeri aynı sistemin mağdurlaştırdığı topluma "kusursuz olma" yükümlülüğü dayatan o ağır ruhsal prangadır.

Hatice Özhan|24 Ağustos 2026|3 dk okuma
81 görüntülenme|0 yorum

Türkiye’nin yakın gündemine düşen iki ayrı kesit, bu coğrafyanın kurucu fay hatlarındaki derin sarsıntıları bir kez daha gözler önüne serdi. Bunlardan ilki, Zonguldak ve Düzce hatlarında fındık tarlalarında ekmek parası arayan Kürt tarım işçilerine yönelen organize ırkçı taarruzlardı; diğeri ise Diyarbakır’ın Ergani ilçesinde, tarlasında demir yığınına dönen biçerdöveriyle çaresiz kalan Yozgatlı çiftçi Fikret Bolat için bölge halkının kurduğu o devasa vicdan köprüsü ve toplanan meblağ oldu.

İlk bakışta birbirini nakzeden, hatta mantıki bir zıtlık barındıran bu iki tablo, modern iç kolonyalizm pratiklerinin ve tahakküm mekanizmalarının maruz kalan özneler üzerindeki ruhsal ve politik izdüşümleriyle okunmadıkça eksik kalmaya mahkûmdur. Aslında ikisi de aynı madalyonun farklı yüzleridir.

Çıplak Tahakküm

Zonguldak ve Düzce’de işçilere yönelen saldırılar, klasik iç sömürgecilik hatlarının en hoyrat tezahürlerinden başka bir şey değildir. Kendi toprağında ekonomik olarak köşeye sıkıştırıldığı için binlerce kilometre öteye, ucuz emek havuzlarına akmak zorunda bırakılan Kürt işçi, gittiği coğrafyada daimi bir güvensizlik çemberine hapsedilir.

Buradaki şiddet, sadece adli bir infial değil; yapısal tahakkümün sokağa inmiş, ete kemiğe bürünmüş halidir. Egemen aklın ve medyanın her gün yeniden ürettiği "öteki" söylemi, yereldeki fail için adeta bir cezasızlık zırhına ve meşruiyet alanına dönüşür. İşçi, hem sömürülen bir ekonomik özne hem de her an hedef tahtasına konulabilecek potansiyel bir "tehdit" olarak yaşamak zorundadır.

"Yardımseverlik" Maskesi Altındaki Psikolojik Çıkmaz

Madalyonun öteki yüzü ise Ergani’de, yoksulluğun ve yoksunluğun orta yerinde yeşeren o kadirşinas reflekstir. Yıllardır güvenlikçi politikaların, inkâr ve asimilasyon kıskacının merkezindeki coğrafyanın insanı, maruz kaldığı onca ötekileştirmeye rağmen Yozgatlı bir çiftçi için seferber olmaktan imtina etmemiştir. Ne var ki, post-kolonyal teorinin asırlık süzgecinden geçirildiğinde görülecektir ki, ezilen kesimin gösterdiği bu aşırı özverili iyi niyet, masum bir misafirperverlikten çok daha derin, çok daha travmatik bir psikolojik eşiğe işaret eder.

Sistemin sürekli olarak suçlu, tehlikeli ya da kusurlu ilan ettiği Kürt toplumu, bu tarz insani krizlerde adeta kendini yeniden kanıtlama, "biz barbar değiliz, vicdan sahibiyiz" diyerek varlığını bu yolla meşrulaştırma mecburiyetinde bırakılır. Zira bu durum, içselleştirilmiş bir refleksin ürünüdür. Egemen medyanın ve siyasetin hedef gösterdiği bir halkın, dışarıdan gelen birine karşı –kendi yoksulluğuna rağmen– binlerce lira toplayarak yardım etmesi, salt insani bir refleks olmanın ötesinde, sistemin yarattığı yapısal haksızlığı kendi ahlaki duruşuyla dengeleme çabasıdır. Kolonyal ilişkilerde madun (subaltern), uğradığı haksızlıklara rağmen her zaman "kusursuz mağdur" veya aşırı hoşgörülü olmak zorunda hissettirilir. Kendi coğrafyasında ekonomik olarak ezilen, dışlanan ve kimliği yok sayılan bireyin, başka bir coğrafyadan gelen bir vatandaşa kucak açması elbette değerli bir erdemdir; ancak bu erdemin sistem tarafından araçsallaştırılması ve ezilenin sırtına yüklenen ağır bir ahlaki misyona dönüştürülmesi son derece sorunludur.

Kolonyal Aklın İki Yüzü

Zonguldak’taki çıplak nefret ile Ergani’deki o yaralı vicdan refakati, birbirine zıt iki ayrı kutup değil, aynı çarkın dişlileridir. Biri sistemin fiziksel ve dışlayıcı şiddetini kuşanırken, diğeri aynı sistemin mağdurlaştırdığı topluma "kusursuz olma" yükümlülüğü dayatan o ağır ruhsal prangayı temsil eder.

Kürt birey, bir taraftan çarklar arasında ezildiği ekonomik ve politik kıstırılmışlıktan çıkamazken, diğer taraftan kendi toprağında bile insanlık namına en kusursuz sınavı vermek zorunda bırakılan bir cenderededir. Hakiki bir eşitlik ve onurlu bir birliktelik, ezilenin sürekli alttan almasıyla, bağış yapmasıyla ya da tahammül göstermesiyle değil; bu yapısal sömürü ve hiyerarşi düzeninin kökten tasfiye edilmesiyle mümkündür.

Tartışma

Yorumlar

0 yorum

Yoruma katılın

Yorum yazmak için hesabınıza giriş yapın veya yeni bir hesap oluşturun.

İlk yorum için alan hazır

Bu yazı hakkındaki ilk düşünceli yorumu siz yazabilirsiniz.

Devam et

Benzer yazılar

Deneme23 Ağu 2026

Hayali bir sınıf yaratmak

Vesayetçi akıl sürekli şu kalıplaşmış formüle başvurur: Halkın kendi başına bilinçli bir talepte bulunamayacağı, arkasında mutlaka çıkar odaklarının (ağalar, şeyhler, burjuvalar ya da dış güçler) yer aldığı ve kitlelerin sürekli kandırıldığı varsayılır.

Hatice Özhan·4 dk·0·167